• Anasayfa
  • Favorilere Ekle
  • Site Haritası
BİRHARF.BİZ
Üyelik Girişi
GÜFTELER-BESTELER
GEZGİN
İLESAM
VİDEOLAR
BALA KİTAP TOPLULUĞU
Ziyaret Bilgileri
Aktif Ziyaretçi1
Bugün Toplam34
Toplam Ziyaret21642
ANILAR DENIZİ / MEHMET NECATİ DEMİRCAN


ANILAR DENİZİ

      Tekir Yaylası’na çıkıp da Erciyes’in heybetli zirvesini seyrederken biz büyüyerek hata mı yaptık acaba diye sormadan edemedim kendime. Hisarcık’tan aşağı bakıp da biraz önce sokaklarında dolaştığımız şehrin bir beyaz örtünün altında kayboluşu beni çocukluk yıllarıma götürdü. Erciyes’in eteklerine çıkıp da varlığını bildiğimiz fakat bulutlar denizinin içinde şehrin kayboluşu, bilimle açıklanabilir kuşkusuz fakat hayata ve olaylara farklı pencereden bakan bizim gibi iflah olmazlara farklı şeyler düşündürür. O beyaz bulut dalgaları gizemli bir dünyanın kapısını araladı bana.

      Salonda yanan kuzine sobanın ısısı sobadan uzaklaştıkça azalırdı. Isınmak isteyen sobaya yaklaşır, bunalan, evin nispeten soğuk köşelerine çekilirdi. Sobanın üzerindeki güğümde mütemadiyen kaynayan suyun buharı pencerenin soğuk camlarını buğulandırır, bizler parmaklarımızla camlara resimler, desenler çizerdik. Annem, camları yine kirlettiniz, der, eline aldığı bir bezle camlardaki hayallerimizi siliverirdi. Şimdiki çocuklar bu doğal hayal ortamından o kadar uzak ki… Kaloriferin yalancı sıcağında artık camlar bile buğulanmıyor.

       Kayseri’nin soğuğu iliklere işlerdi. Kar günlerce kalkmazdı. Soğuk aman verince bizi evde kimse tutamazdı, doğru kardan adam yapmaya, kartopu oynamaya sokağa… Komşunun dam küremek için duvara dayadığı tahta merdiveni alır, sokağın başındaki rampaya çıkarırdık. Biz yolcular, merdivenin basamaklarında yerlerimizi aldıktan sonra, akla ziyan yolculuk çığlıklar eşliğinde başlardı. Çocuk ruhumuz adeta kanatlanırdı. Düşüp kalkar, yuvarlanır, üst baş perişan, yara bere içinde evin yolunu tutardık. Soğuktan hissetmediğimiz ellerimizi karla ovardık. Eve gelince bir sürü azar… Hemen üstümüzü değiştirir, sobanın yakınında terimizin kurumasını beklerdik.

      Ev, bizim kozamızdı. Bizi bütün kötülüklerden korurdu. Manevi bir dokunulmazlığı vardı. Geleneksel yapımızın bir dışavurumuydu bu. O derme çatma evler, yıkılmaz kalelerimizdi.

      Sobanın yanındaki divanın başköşesi dedeme aitti. Balkan Savaşı’nı, Millî Mücadele’yi görmüş, çileli bir ihtiyardı. Savaş yıllarının fırtınalı iklimi, kaybedilen topraklar, ruhunda tamiri zor travmalar oluşturmuştu. Durmaksızın savaş hatıralarını anlatırdı. Anlatırken hem ağlar hem ağlatırdı.

      Annem mutfakta, babam ekmek peşindeydi. Biz çocukluğumuzun saflığında varla yoku bilmeden, yarınları düşünmeden uzun kış gecelerini masum yaramazlıklarımızla şenlendirirdik.

      Şehre akşam erken çökerdi. Bacalardan beyaz dumanlar yükselirdi. İnsanlar bir an önce kendilerini eve atmanın telaşı içindeydi… Babam eve gelir gelmez bir sandalye çeker sobanın yakınında yerini alır, üşümüş elleri arasında sıcak ıhlamur bardağı kaybolurdu.

       Çatıların saçaklarında sarkıtlar oluşurdu. Başlarına düşüp insanlara zarar vermesin diye ev sahipleri uzun sopalarla bu sarkıtları kontrollü olarak düşürürdü. Kar tatili olurdu. Bazen bir hafta sürerdi.

      Aşılması zor, her zaman karlı zirvesiyle Erciyes hayatımızın merkezindeydi. Şehirdeki birçok mağazanın, kasabın, manavın, bakkalın adıydı Erciyes… Bazen zirvesi bulutların içinde kaybolurdu. Zirveye çıkan olmuş mudur diye sorar, bir gün mutlaka o dağa çıkmanın hayallerini kurardık.

      Kar yağınca yüksek yerlerdeki köylerin şehirle bağlantısı günlerce kesilirdi. Gazeteler ya akşama doğru ya da bir gün sonra gelirdi. Kaldırımdaki karlar kürenir, yol kenarlarına yığılırdı. Komşular bağlardaki kuyularına kar doldururlardı. Radyo tiyatrosu saatini sabırsızlıkla beklerdik.

      Radyo denen tılsımlı kutunun içinde küçük insanların olduğuna inanırdım. Evde yalnız kaldığım zamanlarda kaç kez onları görmek için radyonun deliklerinden içeri baktım. Bozmaktan da korkardım. O bizim evin yegâne eğlencesiydi. Babam ajansı, annem Yurttan Sesleri, kardeşlerim Radyo Tiyatrosu’nu dinlerdi.

       Kış uzadıkça yetişkinleri bir kaygıdır alırdı. Kış ortasında kömürsüz kalmak kâbustu. Kömür azaldıkça soba daha geç yakılır, tasarruf yapılırdı. Kış, zenginin eğlencesi, fakirin çilesi, derdi dedem. Derdi de pek aklımız ermezdi. Yalancı baharlar gelirdi, kışa inat… Aldanıp peşine düştün mü arkası rezillik…

       Tok, açın hâlinden anlardı. Lokmalar, yakacaklar, yeri gelir dertler paylaşılırdı. Köşeyi dönme hırsı henüz toplumun geneline sirayet etmemişti. Zaten kimsede köşeyi dönecek mecal de yoktu. Evinin yolunu bulan şükrederdi. Onca yokluğa rağmen insanlar mutluydu.

Mehmet Necati Demircan

26-12-2017



Paylaş |                      Yorum Yaz - Arşiv      153 kez okundu

Yorumlar

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu yapmak için tıklayın
DERGİ ARŞİVİ
İSMET BORA BİNATLI
SONGÜL DÜNDAR
Saat
Anket
SİTEMİZİ NASIL BULUYORSUNUZ