• Anasayfa
  • Favorilere Ekle
  • Site Haritası
BİRHARF.BİZ
Üyelik Girişi
YARIŞMALAR
GÜFTELER-BESTELER
İLESAM
ÇOCUK YAZINI KULÜBÜ
BALA KİTAP TOPLULUĞU
Ziyaret Bilgileri
Aktif Ziyaretçi1
Bugün Toplam10
Toplam Ziyaret14313
YAZIK, PEK YAZIK / SİBEL UNUR ÖZDEMİR



YAZIK, PEK YAZIK

Duyarsız, sevgisiz, saygısız bir toplum oluyoruz gitgide. Yazık, pek yazık.

Niye dile getirdim değil mi durup dururken bu gerçeği.

Zaman zaman karşılaştığım ama tasvip etmediğim, bana üzüntü veren bazı davranışların zatıma verdiği rahatsızlıktan belki de bu satırları yazıyor olmam.

 Günlerden bir gün ayak bileğimdeki bir sorun için hastaneye gitmiştim.  Muayene işlemim bittikten sonra hastaneden çıktım. Ayağımın üzerine bastıkça bileğimin ağrısı beni sıkıntıya sokuyordu. Her neyse… Durağa ulaştım ve iş yerime dönmek üzere vasıta beklemeye başladım.

Bir süre sonra bir dolmuş geldi. Oturacak yerler dolu olduğu gibi ayakta da pek çok yolcu vardı. Tabiri caizse balık istifi gibi… Önümdeki bayan benden çevik davranarak kendini attı içeriye. Ardından da ben binmeye çalıştım. Ayağımın biri basamakta diğeri dışarıda.

 “Bir adım ilerler misiniz.” dedim, benden önce binen bayana. Kıpırdamadı. Sadece o değil hiçbir yolcu kıpırdamadı. İşte tam da o sırada şoför dolmuşun kapısını kapatınca içeriye zorlukla alabildiğim ve az önce hastanede derdime derman aramaya çalıştığım ayağımın topuğu aracın kapısına sıkıştı. Can havliyle bağırdım. Şoför kapıyı açtı. Ayağımı kurtardım ama canım yandı. Şoför umursamadı bile. Kimde umursamadı. Acı içinde benden hemen önce binen bayana “Bir adım ilerleseydiniz, ayağım sıkışmayacaktı. Hastaneden geliyorum. Ayağım da sorun var,” dememle birlikte kadıncağızın “Ben de hastaneden geliyorum. Az önce kemoterapi aldım.” cümleleriyle dondum kaldım. Söyleyecek hiçbir söz bulamadım.

Konuştuklarımızı herkes duydu fakat tek kişi bile az önce kemoterapi alan bayana yer vermedi. Ayağımın acısını unuttum oracıkta; çünkü canım ayağımdan çok daha fazla yanıyordu. Hem insanların duyarsız davranarak kadıncağıza yer vermeyişleri hem de kadıncağızın kemoterapi gibi ciddi bir tedaviye toplu taşım aracıyla gelip gitmek zorunda oluşuna üzülmüştüm. Acaba kimsesi yok muydu bu işlem için onu özel bir araçla hastaneye getirip götürebilecek. Neden sonra yolcular inmeye başlayınca yer boşaldı da kadıncağız oturabildi. Ondan sonra da ben oturdum. Ben indiğimde o yola devam ediyordu.

Günlerin birinde… Kızılay meydanında… Güven Park’ın olduğu ışıklardayız. Yeşil ışık yanıyor ve ilerliyoruz Park’a doğru. Önümdeki hanım koltuk değneklerini kullanarak ilerlemeye çalışıyor. Oldukça şık giyinmiş, bakımlı. Kaldırıma varmamıza az bir mesafe var. O anda kırmızı ışık yanıyor; yanıyor yanmasına da kadıncağız kaldırıma varamadan taksilerden birinin şoförü arabayı üstüne doğru sürüyor. Olacak gibi değil. Bayan kendini kaldırıma zor atıyor, peşinden de ben tabii ki. Taksi şoförü yaptığının farkında elbet ama umursamadan basıp gidiyor. Yaşattığı korkunun farkında değil. Kadıncağız takılıp düşebilirdi. Çok üzülüyorum.

 “İyi misiniz?” diye soruyorum.

Yüzüme bakıyor öyle.

 “Gördünüz değil mi yaptığını?” diyor.

“Çok üzgünüm,” diyorum “taksi şoförü adına ben özür dilerim sizden.”

“Doktorum kendini eve kapatma, hayatın içinde ol, diyor. Bu koşullarda nasıl yapabilirim onun söylediklerini.”

Yüreğim parça parça. Nasıl bu hale geldik, nasıl bu kadar duyarsız olabildik?

Bir başka gün… Metroya binmek için gelmesini bekliyorum. Oldukça kalabalık. Yolcular hem benim bulunduğum peronda hem de karşı peronda öbeklenmiş durumda.

Metronun gelmesiyle birlikte inen yolcuları beklemeden hücum ediyor yolcular binmek için. Hücum ediyorlar ki oturacak yer bulabilsinler. Arkamdaki izdihamla kendimi metronun içinde buluyorum. Oturacak yer var, oturuyorum fakat o anda bir çığlıkla sarsılıyorum. Ne olduğunu anlamaya çalışıyorum.

Başımı çevirdiğimde metronun kapısının hemen önünde yaşlı bir amcanın ayaklarını görüyorum. Yere düşmüş. Ayakları havada. Canhıraş haykırışı yankılanıyor kalabalığın içinden yükselerek.

“Senin yüzünden oldu, ittin beni, diyor. Özür dileyeceğine, yardım edeceğine bir de pişkin pişkin sırıtıyorsun diyor.”

Kalkmaya çalıştıkça yere yapışıyor adeta. Sağından solundan geçip binenler var.

Burada düşen benim ya da sizin bir yakınınız olabilirdi. Annem olabilirdi mesela. İki dizinde protez var annemin, belinde de kocaman bir aparat. Olabilecekleri düşündükçe…Düşünmek bile kahrediyor beni.

Yardım kabul etmiyor amca. Belli ki içine düştüğü durumu gururuna yediremiyor.

Bu amca kimin babası, kimin dayısı, kimin amcası, kimin eniştesi… Kimin öğretmeni… Bunun ne önemi var değil mi? Çünkü orada bulunan herkes için bir yabancı. Onların canından, kanından bir parça değil çünkü.

“Binmeyeceğim işte, binmeyeceğim.” diye haykırıyor kendi kendine kalkmaya çalışarak.

Neden sonra adamcağızı kaldırıyorlar ve biniyor metroya. Üstü başı perişan, toz içinde. Çırpmaya çalışıyor kıyafetine bulunan tozları. Elindeki çantasını dizlerinin üzerine koyuyor. Etrafla bağlantısını kesip kendi dünyasının derinliklerine gömülüyor. Aklından neler geçiyor kim bilir?

Payıma yine üzülmek düşüyor.

Ne zaman, nasıl geldik bu hale bizler? Bu kadar duyarsız olmayı nasıl başarabiliyoruz?

İçimi yakan bu üç vaka benim bizzat tanık olduğum olaylar. Bir de gazeteden okuduğumuz, televizyondan izlediğimiz hadiseler var.

Rastladığım haberlerden ilkinde; genç bir delikanlı, on yaşında tekerlekli koltuk kullanan bir çocuğun boğazına yapışıp cebindeki on lirayı gasp edebiliyor rahatlıkla.

 “Özürlüymüş, neden yaptın?” sorusuna ise gayet laubali bir şekilde “Ben de özürlüyüm.” diye cevap veriyor.

On lira ve bir can! On lira ve bir çocuk! On lira ve yüreğe kazınan korku!

Diğer haber de ise; engelli yaşlı ve koltuk değneği kullanan bir amcayı elindeki cep telefonunu alabilmek için merdivenlerden aşağıya itekleyen birisine ait.

Otobüslerde, metrolarda büyüklerine ya da ihtiyacı olan birine yer vermemek için camdan dışarıyı seyre dalan uyuma numarası yapan, kulağındaki kulaklığın ardına saklanarak duymazdan, görmezden gelen pek çok genç var. Ne acı bir gerçek!

Söylenecek, anlatılacak daha pek çok şey var elbette ama benim anlatmaya gücüm yok. Her satırda daha da üzülüyorum

Bizim örflerimize, ananelerimize ne oldu? Neden kaybettik insanlığımızı? Yetişen nesle bakıyorum ve dejenerasyonu görüyorum.

İlk eğitim ailede başlar, okulla devam eder, ağaç yaşken eğilir.

“Anneler, babalar, öğretmenler lütfen, lütfen önce insan olmayı öğretelim çocuklarımıza.”

 

 SİBEL UNUR ÖZDEMİR

 15-11-2017

YAZARIN DİĞER YAZILARI

YAZIK, PEK YAZIK
YENİ BESTELERİ ve O BESTELERE İLHAM VERENLERİ NEDEN DİNLEYEMİYORUZ?
SEN NEYMİŞSİN BE ELMA

VAKİT ÇOK GEÇ OLMADAN ŞİDDETE SON
HATALARI AFFEDEBİLMEK
MUTLULUK

Paylaş |                      Yorum Yaz - Arşiv      77 kez okundu

Yorumlar

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu yapmak için tıklayın
DERGİ ARŞİVİ
EDİTÖRDEN
İSMET BORA BİNATLI
Saat
Anket
SİTEMİZİ NASIL BULUYORSUNUZ