• Anasayfa
  • Favorilere Ekle
  • Site Haritası
BİRHARF.BİZ
Üyelik Girişi
İLESAM
BALA KİTAP TOPLULUĞU
GÜFTELER-BESTELER
GEZGİN
VİDEOLAR
Ziyaret Bilgileri
Aktif Ziyaretçi2
Bugün Toplam20
Toplam Ziyaret55794
BİRHARF 7. NESİR YARIŞMASINDA DERECE ALAN MEKTUPLARI OKUYABİLİRSİNİZ
BİRHARF 7. NESİR YARIŞMASINDA
DERECE ALAN MEKTUPLAR


KONU: İÇİMİZDEKİ ÇOCUĞA MEKTUP

BİRİNCİLİĞE DEĞER GÖRÜLEN MEKTUP

RUMUZ: SARDUNYA
 

20.07.2017
İzmir

   
   
Selam içimdeki çocuk,

   Henüz gitmediğini biliyorum, hâlâ oradasın. Şimdi anlatacaklarım belki beni haklı çıkarmaz ama yine de anlamana yardımcı olacaktır diye yazıyorum.  

       “Sen artık büyüksün, ablasın” dedikleri, elimden oyuncak bebeğimi aldıkları gün küstürmüştüm seni. Dipsiz bir kuyuya düşürmüştüm. Kaç yıl orada unutulmuş, yok sayılmıştın hatırlamıyorum. Yokluğunda kimse arayıp sormadı, buralarda olmalıydı demedi. Bense o yaşlarda büyümüş de küçülmüştüm sanki. Babamın dert ortağı, öğretmenimin biricik çalışkan öğrencisi, annemin sağ kolu, ailemin gurur kaynağı, hep doğru, hep iyi, çok akıllı… Oysa içim de dışım da çocuktu, çocuk olmalıydı.

         O günlerde bir kere bile sesin duyulmadı. Hayır diyemedin. Koşup oynarken, çamurlara bata çıka yuvarlanırken, kırlarda çiçek toplarken gören olmadı seni. Bayramlarda kırmızı rugan ayakkabılarına sarılıp uyuyamadığın için bağırıp çağırıp ağlayamadın. Sana özgürlüğün tadını hissettiremediğim için kendimi asla affetmiyorum. Benim için büyüklerimin beğenisi ne kadar önemliymiş! Şimdi düşünüyorum da hep onlar için vardım ve sen yüreğimdeki heyecan, çocuk yanım, saçmalıklarım, evet sen, ben var oldukça kaybolmuştun.

         Okul yıllarım senin esaret yıllarındı. Uçurtmalar tellere takılmadan önce gözlerime takılırlardı. Komşu çocukları bile haberdar değildi senin varlığından. Ne zaman içimde kımıldasan, boğazımda düğümlenir kalırdın. Hele uçan balonları gördüğümde hıçkırığını boğmak istercesine yutkunurdum.

         Ben büyüdükçe dünyaya açılan kapıların kilitlenmeye devam etti. Hiç şans tanımadım sana. Bazen minik bir aralık bulup nefes almak istesen, gözyaşlarım yağmur olur yağardı üstüne. Korkunç fırtınalar eserken kum tepelerine gömerdim feryatlarını.

         Bak ne geldi aklıma. İzmir fuarında dört yanı irili ufaklı, uzunlu kısalı aynalarla kaplı bir odaya girerdik. İşte bir tek orada izin verirdim sana. Katılıncaya dek gülerdik seninle. Yüzüm uzardı, boyum kısacık olurdu, tombul yanaklı, minnoş bir görünüme bürünürdüm sonra. Çok sürmezdi zaten. Annemin çekiştirdiği kolum acıyınca sen de düşerdin dudaklarımdan.

         Bir de üniversitedeyken Hülya vardı. Yıllar sonra o fark etmişti seni. Onunla olduğumuzda nedendir bilmiyorum sen çıkardın ortaya. Yaşamın yükü tüm ağırlığıyla çökünce de omuzlarıma sevincim bitiverirdi. Ne zaman kendini hatırlatacak olsan sırtımı dönerdim. Şimdi olmazdı. Sırası değildi. Hiç sırası gelmedi ki. Özlemlerle dolu sensiz geçen koca bir ömürdü tükenen. Bir tebessüm kadar bile yaklaştırmamıştım kendime.

         İnsanın en mutlu olduğu günler sevgiyi doyasıya yaşadığı günlerdir. Sevgilisiyle el ele, göz göze olduğunda içindeki çocuk neler yaptırmaz, değil mi? Sen de heveslenirdin biliyorum. Bakışlarımdan fışkıracak gibi parlatırdın gözbebeklerimi. Yok yok bir tanem! Yine izin veremezdim sana. Önümde engeller diziliydi çünkü. Dedim ya, omuzlarım taşıyamayacağı kadar yükün altındaydı.

         Ve bir gün canımdan öylesine bıkmış olmalıyım ki intihara kalkışmıştım. Hatırladığımda hâlâ tüylerim diken diken oluyor, nasıl yaptım diye kızıyorum kendime. Hastanede gözümü açtığımda, yani dünyaya geri döndürüldüğümde içimde yoktun. Umutlarımı da alıp gitmiştin. Seni öldürdüğümü sanmıştım. Senin ölmense benim tükenişimdi. Bunu çok geç anladım.

         Zaman tüm yaraları sarıyormuş. Ne kadar güçlü olduğunu, her şeye rağmen direndiğini gösterdiğinde gördüm ki kendimle savaşımın galibi, ayaklarımın üstünde duruşumun kaynağıydın sen. Geri dönmüştün ve seni çok seviyordum. Bundan sonra da senden vazgeçmeye hiç niyetim yoktu. Artık yaşam mücadeleme hep senden aldığım tüyolarla devam edecektim. En karamsar anımda, dizlerimin bağı çözülmüşken aynalardan çıkıp geldin. Kaç defa düştüğüm yerden kaldırdın beni. Saçıma düşen akları beyaz papatyalarla gizledin. Yüzümdeki derin çizgilere mimikler ekledin. Ağlamaklı sesime şarkılar, türküler gönderdin. Sardunyalara, beyaz güllere anlamlar yükledin. Kararlarımın arkasında durdun. Hatalarımın diyetini birlikte ödedik. Tek tesellim her şeye yeniden başlayabilmekti. Sen olmasan başaramazdım. Pusulamdın, rehberimdin, akıl hocamdın. Sözün kısası içimdeki güzelliktin sen.

         Bu süreçte büyük bir değişimin kollarında olduğumun farkındaydım. Hiçbir şeyi umursamıyordum. Çocukların gözlerinden bakıyordum dünyaya. Onlar kadar saf, onlar kadar masum. Biliyor musun kreş öğretmenliğini seninle daha çok birlikte olabilmek için kabul etmiştim.

         Ah be içimdeki çocuk, sen küsmeyesin diye nelere katlandım. Ancak dünya öylesine adaletsiz, öylesine acımasız, insanlar olabildiğince vefasız ve zalim ki. Koca evrende yapayalnız hissediyorum bazen kendimi. Doğa bile karşıma dikiliyor suçlarcasına. Başkalarının günahını ödüyorum. Korkuları yaşıyorum hiç yoktan. İstemeden pes ediyorum. Kaybetmeyi göze alıyorum mesela. Kaybediyorum.

         Sen kaybetmeyi sevmiyorsun. Kızıyorsun bana. Hayır deme, bakışlarından anlıyorum. Aynalara karşı bir sıfır mağlubum. Yorgunum. Şimdi gidersen sonsuza dek geri dönmeyeceğini biliyorum. Senden başka kimsem yok. İnan bana içimdeki çocuk, biz de yaşamayı hak ediyoruz. Tut ellerimden, masallar diyarına düşelim göklerden. Kuşların cıvıltıları söylesin gerçekleri. Öfkeler, kinler, kötülükler, savaşlar çocuksu düşlerde çiçeklere dönüşsün. Yalınayak kumlarda dolaşalım. Dans edelim. Kim ne derse desin sakın beni bırakma. Kulaklarımızı tıkayalım, bizi üzmelerine izin vermeyelim bundan sonra. En güzel yıllarımı sensiz heba ettim. Yaşlanıyorum. Ama olsun, yaşlılık ikinci çocukluktur derler ya, artık içimde saklamayacağım seni. Nasıl istersen öyle olsun. Söz ver bana. Ben de sana söz veriyorum. Ayrılmayalım. Yüzümdeki gülümsemeye gel otur. Sesimde yankılansın çığlıkların. Ne olur bir daha gitme. Sımsıkı tutunayım sana. Sakın gitme. Bırakma beni ne olur.

         İçim de dışım da çocuk olsun yeniden.


ŞERİFE APAYDIN

 

 

********************

İKİNCİLİĞE DEĞER GÖRÜLEN MEKTUP

RUMUZ: ANARŞİKAFA

                                                                                       
 
15.08.2017
Bursa
 
         
         Merhaba Çocukluğum,

         İş, güç, güçsüzlük, yorgunluk derken seni çok ihmal ettim, biliyorum. “Zaten içimde bir yerlerde yaşıyordur, nereye gidecek?” deyip geçiyordum yokluğunun ihtimali her düştüğünde aklıma. Oysa ne çok zaman geçmiş ayrılığımızdan. Ne yazlar geçmiş, ne kışlar, baharlar. Geç oldu yokluğunun açtığı boşluktan gelen hıçkırıklara kulak kabartmam. Sana kendimi affettirmek için belki uzun cümlelere, kırılıp kanayan gönlüne tampon niyetine koca koca bahaneler dizmeme gerek yok. Bir hal hatır, bir sıcak tebessüm, yahut başına sımsıcak bir dokunuş yeterli ancak anlatmak zorundayım. Kardan adam yapar gibi, ufacık kartopunu döndüre döndüre büyüterek başladığım bir yolculukta iken, boyumu aşan kar kütlelerinin altında nasıl kaldım, anlatmam lazım.

            Çok küçüktük, hayat ise büyük. Tutup sarsacağı kadar dahi ele gelmiyorduk. Özlemimizden yakalıyordu bazen iki parmağı ile. Tam savuracakken özlem yerini umuda, sabra bırakıyor, böylelikle kayıyorduk parmakları arasından. Hüznümüzden yakalıyordu iştahla. Kapı açılıyordu ansızın, babam en sevdiğimiz çikolatayı almış. Hüzün, yerini mutluluğa ve heyecana bırakıyor ve biz yine kurtuluyorduk hayatın elinden. Bu kovalamaca bir vakte kadar sürdü ve bir sonbahar günü… Sonbahar bizim için; güneşli günlerin, geç saatlere kadar mahallede oyun oynamanın, pikniklerin, denize girmenin sonuydu belki ama karlı günlere başlangıcın heyecanıydı. Okula başlangıcın, daha çok arkadaşın ve daha çok oyunun, eğlencenin hayaliydi.

         Ve bir sonbahar, ne heyecan canlandı gönlümde, ne uçsuz bucaksız hayaller. Güneş bir farklı doğmuştu sanki. Kulaklarım senden gelecek sese tıkalı idi. Ayrılık esiyordu ayaz ile. Anlamsız bir hüzün kaplıyordu gönül dağlarımı; bağları ise çoktan talan olmuş. Hayat artık, “macera” deyip geçeceğimiz oyunlar oynamıyordu. Tuttuğu an, savurmadan bırakmıyordu. Artık kolayca ele geliyordum. Sen ise hep ufak, hep aciz… Ben “dert” diyordum, sen “kovalambaç” diyordun. Ben “sınav” diyordum, sen saklambaç derdindeydin. Ben “hayat” diyordum, sen ise “ ölesiye oyun”… Ne sen beni dinliyordun, ne ben seni… Sen artık, sadece benim mutlu, sevinçli yanlarımda kalmalıydın. Çocukça kahkahalarımda, şakalarımda söz sahibi olmalıydın. Öyle de oldu. Seni anlamak ise yıllar sürdü. Anladım… Her “Hayat” diyerek dert yandığımda, ”ölesiye oyun” deyişinden anlamalıydım oysa anlatmak istediğini, hayatın sadece geçici bir oyundan ibaretliğini… Her derdin girdabına kapılıp kapına sığındığımda,   ondan sonuna kadar kaçmam, direnmem gerektiğini…

         Anlamak yıllar sürdü. Anlayana kadar, anlayıp toparlamam gereken yanlışlarım kemik bağladı hayatımda. Bir leke gibi paçalarıma bulaştı bile. Anlamsız bir arayışa sürüklenmiş buldum kendimi. Fiziken hayatın göbeğindeyim, aklen ve kalben seyyah misali çöllerde, bilinmeyen diyarlarda. Bir parça mutluluk peşinde bir ömür heba etmeye razıyım şimdilerde. İlaçlarda aradım bir süre derdimi. İki damla gözyaşım vardı akıtıp biraz olsun rahatlatan, onu da onlar aldı gözbebeklerimden. Hekime danıştım en son. O da “Çocukluğuna inmemiz gerekiyor.” dedi. Sana doğru inemedik belki ama bu mektubu yazarak sana çıktım ben. Huzuruna çıktım. Senin inilerek görülmesi gereken, aşağı bir yerlerde olmadığını anlayınca, hayatımın başköşesi yapmak için çıktım. En son seninleyken yaşadığımız mutluluğumu, heyecanımı, hatta hüznümü dahi sormak için… En son oynadığımız saklambaç oyununda mesela… Orada olabilir mi mutluluk? Sokağa çıkmadan evvel ayakkabılarını giyerken, annemin ağzımıza teptiği o son lokma salçalı ekmekte mi kaldı yoksa? Yoksa…Yoksa o saklambaç oyununda saklandığımız çöp kutusunun içinde mi unuttuk; her mutluluktan sonra bir pislik, ihanet kokusu geliyor da burnuma. Ama kesin o son lokmada idi. Ondandır belki gönül rahatlığıyla, ağız tadı ile yaşayamayışım mutluluğu. O lokma kalmış gibi boğazımda; yutkunamayışım, bazen nefes alamayışım… Düğümlenişi kelimelerin boğazıma… Belki ondandır. Ya da neyse…

           Ah Küçüğüm, küçüklüğüm! Bazen nefretim; bazen heyecanım, sevincimsin sen. Nefretimsin, sanal ifadelerin, sahte gülüşlerin hâkim olduğu şu hayatta; on sekizlik gençlerin, nice kırklıklara taş çıkartırcasına zaruri olgunluklarına, hıza ayak uyduramayanın ayaklarını yerden kesen, sömürmeyi öğrenemeyenin bir tatlı tebessümüne kadar varını yokunu almakla tehdit eden ve alan şu hayata öyle uzaksın, öyle çocuksun ki! Ve beni küçük düşürüyorsun çoğu kez! 

         Dört köşeli, plastikten, yalancı ekranlara, aklından ve gönlünden kopmaz halatlar, hatlar çekmiş insanların arasında; beni çok köşeli olabildiğine, gerçek bir ağaca, bir böceğe yahut yağmura, kara hayrette bırakan yine sen… Hayretlerime akıl sır erdiremiyor insanlar. Hâlbuki hayret; insan oluşun en güzel, en özel, en gerçek alametlerinden değil midir?

           Nefretimle de, sevincimle de iyi ki varsın sen. 

         Sensizlikten tüm bu feryatlar, yoksulluk, kötülük… Haberler her gün boy boy sizi yazıyor. Katliam, cinayet, intihar, tecavüz, ihanet… Her gün sizden birileri öldürülüyor. Her gün binlerce gönlün içinde, binlerce gönül heba oluyor. Gönüllere, içlerindeki gönülleri boğduruyorlar. Merhametlerini, insaflarını, hoşgörülerini, çocukluklarını…

            Sen ölme Çocuk… Sen gitme… Sen susma… Sen durma… Oyna, bağır, çağır…

            Çünkü sen müjdesin, umutsun hayata, mahalleye, haneye, gönle! Bundan sonra çokça görüşmek dileği ile…
                                                                                 

                                                                          Serdar TEZCAN



                                                      *******************

    ÜÇÜNCÜLÜĞE DEĞER GÖRÜLEN MEKTUP

RUMUZ: SARUS

17.07.2017
Hayalşehir

       Küçüğüm,

    Sen bu satırları okurken ben senin kalp atışlarının isabet ettiği hayatıma her zamanki gibi seninle tutunmaya devam ediyor olacağım. Aklımın ve yüreğimin sesleri birleşip seveceğini düşündüğüm bir şarkıya imza attılar bugün: Gerçek hayat şarkısı…

    Tek kullanımlık mendilden biraz farklıdır her dakikamız, onları kullansak da kullanmasak da atmak zorundayız. Bu yüzden tutamadık zamanı, kayıp gitti ellerimizden çocukluğumuzla birlikte. Acı yiyebilmeyi, çayı çok sıcak da olsa içebilmeyi, gök gürültüsünden ve karanlıktan korkmamayı öğrendik  (yaşımız) büyüdükçe. Hayatın masallara, çizgi filmlere ve oynadığımız oyunlara benzemediğini de… Çocukken etrafa tozpembe çerçeveden bakan gözlerimiz, pembeliğini kaybetmeye başlayan yetişkinlik çerçevesine hapsoldu. Karşılaştığımız zorluklar gücümüzü arttırdı. Aklımız erip gücümüz arttıkça da yeni zorluklarla karşılaşır olduk.

    Zamansız ayrılıklara üzüldük büyüdükçe. Ne zaman olursa olsun, zamansız olacaktı bu ayrılıklar zaten. Dönüşü olmayan bu yolun aramızdan ayrılan yolcuları; bu ayrılıkla kahrolan anneler, babalar, evlatlar, eşler, kardeşler, arkadaşlar bıraktı geride. Konuşmaların yarım kaldığı bir dünyada, bu dünya denizinin dalgalarında boğulmamak için çırpınıp duran insanlar…

    Ciddi kararlar vermek zorunda kaldık büyüdükçe. Her birinin sonucunu bilip ona razı olmalıydık. Ya gözümüzü karartıp hayallerimizin peşinden gidecektik, ya da korkularımıza yenilerek geri çekecektik kendimizi. Bazen birini yaptık, bazen de diğerini… Pişmanlık değil, mutluluk duyabilmek için. Kaçından bunu duyabildiğimiz de tartışılabilir tabi.

    Farkına vardık bazı şeylerin, bilgilendik ve bilinçlendik büyüdükçe. Ömür boyu devam edecek olan bu sürecin bir kısmını geçirdik. Küçükken ak dediğimize büyüyünce kara dediğimiz bile oldu. Hatalarımızdan dersler alıp eğittik kendimizi. Dostumuzu, düşmanımızı tam manasıyla ayırt etmeye başladık. İnsanlığın geleceği için kaygı duymaya bile…

   Yani dertlerimiz, kederlerimiz, endişelerimiz de büyüdü biz büyüdükçe. Geceyle gündüz, yazla kış birbirini kovalayıp durdu. Çaresizce sürüklendik peşlerinden; büyümenin, gelişmenin bedelini ödercesine… Geriye dönüp her şeyi baştan almak istediğimiz de oldu, ama yapamadık. Giderek daha fazla kirlenen bu dünyada bulduklarımız, umduklarımızdan çok farklıydı belki de.

    İşte sen, dizimdeki yaralardan kalbimdeki yaralara uzanan bu dönemlerin eskitemediği saf ve nadide parçamsın. Kȃğıttan uçak hevesim, salıncak heyecanım, çilekli dondurma mutluluğum, pamuk şeker keyfim, uçurtma sevincimsin. Zor günlerimde sığındığım çikolata tadındaki neşem; annemin tabiriyle “yağmurda yaş, kavgada taş görmeyen”, şefkate muhtaç, sulugöz yanımsın. Hayal kırık(lık)ları, yüreğini kesip umut kaybına yol açar bazen. Sen, umudunun son damlasına kadar direnip “Acımadı kii! Acımadı kii!” diye bağırarak hayata kafa tutan afacanımsın.

    “Küstüm, oynamıyorum.” diyemediğin bu hayatta “Bir küçük iz bırakmak için didinmem gerek.” diyorsun sonra. Sezen bilir bunu, sezmeyen ne bilsin? Hayal gücünü kullanmak bunun ilk adımıdır. Hayal kurmak bazen rüzgȃrın sırtında, bazen kelebeğin kanadında,bazen de kȃğıttan geminin yelkeninde özgürlüğü kucaklamaktır; hayatın onu kalbinle beraber paramparça etme ihtimali olsa bile, inadına… Aşağıdaki dizeleri görünce bana uzun süredir fısıldadıklarını hatırlayacaksın. Bu fısıltıları şiir ışıltısıyla toparlamak kalmıştı geriye.

         ÇOCUK  RUHUM  DER  Kİ

“Bir beşik olsa bana aydede,

Yıldızlar çevrelese onu el ele;

Parmaklık  gibi, düşmeyeyim diye.

Yavaşça kondursa uyku perilerim

Beni bu pırıltılı, hoş beşiğe.

Ninniler söylese bana aydede,

Yıldızlar dans ederken neşeyle.

Annemin şefkatli elleri gibi

Saçlarımda dolaşsa meltem,

Işıklar, simler, parıltılar…

Yavaşça sallansa aydede,

Konsa varlığıma huzurdan damlalar,

Tüm çileleri unuturcasına

Tatlı bir uykuya dalana kadar…”

    Mektubuma son veriyor olsam da sana veda edemem; çünkü -anlamışsındır- yerin ruhumun baş köşesi. Yağmurum, güneşim, gökkuşağım… Göz yaşlarınla yıkayıp sevginle ısıtıp gülücükleinle renklendirdiğin benliğimden kaybolma bir yere; onu sıkı tut, olur mu? Elimizde “oyuncak zaferler”imiz, uçan balonlarla beraber süzülürüz belki gökyüzüne; içimizdeki ve dışımızdaki bütün çocukların, gözyaşları yerine kahkahalara boğulduğu günleri görebilirsek. Başka bir şarkıda buluşmak üzere, umutla kal küçüğüm.

                                               Aslında büyümeyen yetişkinin,
Seyhan TEKİN


  
630 kez okundu

Yorumlar

TEŞEKKÜRLER     29/09/2017 16:08

Yarışmaya katılımda bulunan, dereceye giren ve bu çalışmamızda Birharf ailesine takdir tebriklerini ve sunan bütün okurlarımıza teşekkür ediyorum. Birharf.biz Genel Yayın Yönetmeni
Editör

Teşekkür ve tebrik     23/09/2017 15:35

Birharf ekibi edebiyatımıza katkıda bulunan güzel bir hizmet vermiş ve güzel üç eser kazandırmıştır. Severek okudum. Bu hizmetlerinden dolayı kendilerine teşekkür ederim. Eser sahibi arkadaşlarımızı da kutlar, "yüreğinize sağlık!" der, daha güzel eserler vermelerini beklerim.
Misafir -

Teşekkür     23/09/2017 09:41

Bu güzel yarışmaya katılma olanağı sağlayan ve yazdığım mektup ile ikinciliğe değer gören tüm birharf ailesine emeklerinden ötürü teşekkür ederim. Başta ismimi zikrederek tebrik eden arkadaşımız olmak üzere, tebriklerini ve güzel dileklerini paylaşan tüm arkadaşlara teşekkürü borç bilirim.
Serdar Tezcan

     22/09/2017 19:10

Yarışmada derece yapan arkadaşlarımı tebrik eder başarılarının devamını dilerim.
Misafir -

yarışma hakkında-kutlayan arkadaşımıza teşekkür     22/09/2017 00:02

İçimizdeki çocuğa mektup konulu nesir yarışmasında aldığım dereceyi kutlayan dost ve arkadaşlarıma ve ayrıca Birharf ailesine emekleri için teşekkür ediyorum.
MELTEM MELTEM

yarışma hakkında     21/09/2017 23:03

Başta ikinciliğe değer gördüğünüz Serdar Tezcan'ın yazdığı mektup olmak üzere derece alan katılımcıları kutlar, başarılarının devamını dilerim.
Misafir -

DERGİ ARŞİVİ
İSMET BORA BİNATLI
Saat